STK Platformu’nun Bir Konu Bir Konuk Programında Âsım’ın Nesli, Mehmet Âkif’i Anlattı.


Konya Sivil Toplum Kuruluşları(STK) Platformu ve Anadolu Mektebi'nin Organizasyonluğunda  Aralık ayı "Bir Konu Bir Konuk" program'ının konusu "Âsım'ın Nesli, Âkif'i Anlatıyor", konuşmacılar ise Medeniyet Okulu öğrencileri Konya'dan Ayşegül Aytekin(Panel Başkanı), Aydın'dan Rabia Yıldız,  Düzce'den Ahmet Fatih Şentürk, Ankara'dan Aslıhan Balta ve Bolu'dan Ahmet Özdemir'di.

Konya Ticaret Odası'nın ev sahipliğinde gerçekleştirilen programa eski Tarim Bakanı Prof. Dr. Sami Güçlü'nün yanı sıra Konya STK Platfrom  üyesi Sivil Toplum Kuruluşları Başkanları ve Yönetim Kurulu Üyeleri katıldı.

 Konya Sivil Toplum Kuruluşları(STK) Platformu Başkanı Muhsin Görgülügil, programın  açış konuşmasında; Doğumunun 145. Ölümünün ise 82. Yıl dönümünde Konya STK Platformu Olarak 20 Aralık 2018 - 27 Aralık 2018 tarihleri arasını 'Mehmet Âkif'i Anma, Hatırlama ve Yâd Etme' haftası olarak ilan ettik. Bu haftayı dolu dolu yaşamak için  Konya Büyükşehir Belediyesi ile Konya Milli Eğitim Müdürlüğü ve Konya İl Müftülüğü ile çeşitli programlar düzenledik. Bu programlar;

Konya Büyükşehir Belediyesinin  Mevlana Kültür Merkezinde öğrencilere yönelik Paneli,

Konya Büyükşehir Belediyesinin Selçuklu Kongre Merkezinde Tiyatro gösterisi,

Konya İl Milli Eğitim Müdürlüğünün okullarda; Şiir vb. yarışma etkinlikleri düzenlenlemesi,

Konya İl Müftülüğümüz elemanlarının Camilerde Cuma Vaazında Mehmet Âkif'i anlatmaları,

 Konya Sivil Toplum Kuruluşları(STK) Platformu'nun Panel'i ile son bulan haftayı dolu dolu yaşamanın gururunu yaşadık."dedi.

Görgülügil konuşmasını  şu sözlerle sürdürdü: "Medeniyetimizin yetiştiği büyük şahsiyetler ve onların bize bıraktığı eşsiz miras en güzel ve önemli zenginliklerimizdendir.

Kuşkusuz bu şahsiyetlerin başında, milletimizin her ferdinin gururla sahip çıktığı büyük değerimiz Mehmet Âkif Ersoy geliyor.

Mehmet Âkif Ersoy büyük bir şairdir,  millî şairdir, bayrak şairidir. Aynı zamanda kendini, milletini, vatanının  istiklâl ve istikbal mücadelesine adanmış büyük bir dâvâ adamıdır.

Tarihî birikimimizle, kimliğimizle, özümüzle, değerlerimizle birlikte yeniden var olmamızı savunan Mehmet Âkif,  muhteşem mısralarıyla millî ruhumuzu yeniden harekete geçirmiştir.

Âkif, bu milletin, ortak kimliğimizi terk ederek, özünü inkâr ederek ayakta duramayacağını, yeniden istiklâline kavuşamayacağımızı görmüştür. Umutsuzlağa ve çaresizliğe asla yer vermeyen Âkif, Türk Milletine yeniden diriliş ruhunu aşılamıştır.

Hayatı boyunca haksızlığa boyun eğmeyen Mehmet Âkif  Ersoy;

"Yumuşak başlı isem, kim dedi uysal koyunum?
Kesilir belki, fakat çekmeye gelmez boyunum! "

 mısralarıyla bunu ifade etmiştir.

Akif'in cehalet ve taassuba karşı tutum ve yaklaşımlarıyla olduğu gibi milletimizin bütün etnik guruplarıyla, bütün unsurlarıyla bir ve bütün olduğunu haykıran gür sesi halen kulaklarımızda  çınlamalıdır.

Âkif, İslâm Birliğimizi savunmuştur. Bunun da gerçekleşmesinin Türkiye'nin önderliğinde olacağına inancını ortaya koymuştur. O'nun;

"Bir zamanlar biz de millet, hem nasıl milletmişiz

Gelmişiz dünyaya milliyet nedir öğretmişiz" mısraları Türkiye'nin millî birlik ve kardeşliğine olan inancının en samimi, en güçlü ifadesidir.

Seksen iki yıl önce ebedîyete uğurladığımız bu büyük şairimizin eserleri bugün de milletimizin duygularına tercüman olmaya devam ediyor.

Akif'in Sefahat'ı milletimize bırakılmış en somut miras ve en anlamlı hediyedir.

O, Safahat'ta tarif ettiği ve görmesini arzu ettiği gençlik; istikbal ve bağımsızlığına, manevîyatına, mirasına ve medeniyetine sahip çıkar ancak aynı ölçüde gelişime açık, aklın ve bilimin ışığında hareket eden bir gençliktir. Yani Âsım'ın gençliğini tarif etmektedir.

Milletimizin gönlünden Mehmet Akif sevgisi ve saygısı, hiçbir zaman silinmeyecek ve onun Safahat'a nakşettiği düşünceler, yolumuzu aydınlatmaya devam edecektir.

Bu düşüncelerle Mehmet Akif'in aziz hatırasını bir kez daha şükranla anıyor, kendisine Allah(cc)'tan rahmet diliyoruz."dedi.

 

Medeniyet Okulu öğrencilerinden Panel başkanı Ayşegül Aytekin ilk sözü, Mehmet Âkif'in Seciyesini anlatması için Aydın'dan katılan Rabia Yıldız'a verdi. Rabia Yıldız Âkif'in;

"Âsım'ın nesli diyordum ya nesilmiş gerçek

İşte çiğnetmedi nâmusunu çiğnetmeyecek…" mısralarıyla söze başladı.

Akif'in hayatından ziyade karakter ve şahsiyetiyle,  yani seciyesiyle tanıtmak istediğini; O'nun seciyesinin 19. Ve 20.Yüzyılların parlayan yıldızları arasında olduğunun altını çizen Rabia Yıldız; "Karakteri, fikirleri ve sanatıyla özgün ve tutarlı şahsiyetler tarih sahnesinde çok azdırlar. Ancak tarihimizin en karanlık ve sancılı zamanlarında onlar hep var olmuşlardır. Akif'in yaşadığı dönemlere baktığımızda ülkemizin en buhranlı dönemleridir. Ki, Akif'in  seciyesinde bu dönemin çalkantıları büyük etkiler bırakmıştır. Nitekim Akif'in Safahat'ine  baktığımızda dönemin çalkantılarının izlerini her bir mısrasında görme imkânına sahibiz.

Gelin şimdi de Akif' i Nurettin Topçu'nun ağzından dinleyelim. 'Neslimizin ruhunun doktoru o idi .Bedbaht bir nesil onu hastalarının başucunda, mezarlıkta  meyhanede, mahalle kahvesinde hâsılı bütün sefaletlerinin yanında bulunmuştu. Sefaletimizin acısı bizde henüz uyanma şuuru doğurmaktan uzakken her tarafta aydınlık arayan öksüz bir nesli, semalardan vahiy gibi inen bir feryat, canlandırmaya kâfi geldi :

"Alemde ziya kalmasa, halk etmelisin, halk…    

Ey elleri böğründe yatan şaşkın adam, kalk!..."  

  Akif'in en yakın arkadaşlarından olan Mithat Cemal Kuntay onun seciyesini ne de güzel anlatmıştır :

Akif'in seciyesinin özü değil midir aslında.....

Kur'ânlı ev, peplivanlı mahalle, rasathaneli mektep. Sarı Güzel'de  Sarı Nasuh Mahallesi,12 numaralı ev. Bu evde selâmlık, kapı aralığından ibaret. Bütün ev harem. Tavanları secdeyle kubbeleşen odalar. Ki, Akif bu evde doğdu. İçindekilerin  bir vakit namazlarını dahi kazaya bırakmadıkları, o rahat ev…"

 

 "Âkif, gerçekten  Âkif miydi? İşte Akif'in adının macerası...

 (Babası ona Ragif adını taktı . Bu kelime ebcet sayısı ile 1290 yapıyordu. Artık Tahir efendinin içi rahattı.  Çocuğunun kaç tarihinde doğduğunu insanlar unutmayacaklardı . Fakat oğlunun ''ebedîyetini' 'ebcede emanet eden babaya hayatın bir muzipliği oldu: ''Ragıf'ı '' herkes ''Akif'in'' yanlış telaffuzu sandı ve mekteplerde Ragıf'ı ''Âkif'' diye çağırdılar.

Safahat'a imzasını koyacak olan çocuğun adındaki gizli ebcede insanların bu hürmetsizliği ne kadar güzeldir.)

Âkif, hayatının her döneminde  câhilleri hiç sevmemiş , sürekli ilim öğrenmek gerektiğini savunmuş, haklının yanında olmuş, azmi ve çalışmayı savunmuştur. O'nun karakterini onun şiiriyle sizlere sunmak istiyorum:

  'Zulmü alkışlayamam, zalimi asla sevemem.

 Gelenin keyfi için geçmişe kalkıp sövemem.

 Biri ecdadıma saldırdı mı, hatta, boğarım...

Boğamazsın ki! Hiç olmazsa yanımdan kovarım

Üç buçuk soysuzun ardında zağarlık yapamam ;

Hele hak nâmına haksızlığa ölsem tapamam..'

 Düşünce yapısını ve seciyesini şiirinde resmetmiş Âkif'in seciyesinde yaşadığı mahallenin payının olduğunu düşünüyorum bu mahalleye Âkif'çe  göz atalım.

'Bizim mahalleye poyraz kışın da uğrayamaz;

Erir erir akarız semtimizde geldi mi yaz!

 Demek şu arsada ot bitse nev-bahâr olacak ...

 Ne var gidip Yakacık'larda dem-güzâr olacak?

Füsûlü dörde çıkarmaz bizim sokaklarımız;

Kurak, çamur, iki mevsim tanır ayaklarımız!...'

Fakat bu iki mevsimli mahallede iki-iki buçuk odalı evde, kazasker konakları kadar vâkâ ve hayat vardı.

 

Akif in yaşadığı mahalle ortamından çıkıp onun yaşadığı dönemin nabzını tutalım.

Akif in yaşadığı döneme baktığımızda; 2.Abdülhamid  Dönemi,1.Dünya Savaşı, Balkan Savaşları ve  Kurtuluş Savaşı yılları gibi bıçağın kemiğe dayandığı yıllarda yaşadığını görüyoruz. Dönemin gündemde olan sorunlarına Safahat 'inde oldukça geniş yer  vermiştir.

Yaşadığı dönemde farklı coğrafyalara yaptığı seyahatlerin de seciyesindeki izlerini apaçık görebiliriz. Batının lüksü, doğunun içinde bulunduğu sefalet ve acınası durumun da  onun seciyesinin oluşumunda büyük etkileri olmuştur..

Müslüman âleminin içinde bulunduğu diyarlara baktığımızda sefaletin apaçık  resmini görebiliriz.

'Ne gördün şarkı çok gezdin ?''diyorlar . Gördüğüm: yer yer

Harap iller, serilmiş hanümanlar; başsız ümmetler;

Yıkılmış köprüler; çökmüş kanallar; yolcusuz yollar;'

 Diye devam eden bu sahneler aslında doğunun içinde bulunduğu durumu insanların cehâletini anlatır.

 

Seyahatlerine geçelim: Âkif 'in seciyesinde büyük etkileri olan üç seyahatinden bahsedebiliriz.

Bunlar Şam, Halep ve Adana seyahatleridir.  Bu üç seyahatinin seciyesindeki izlerine bakacak olursak; Şam'da  yeminden iğrendi.

Adana, hazinelerin üstünde açlıktan ölen masal zenginiydi. Memleketin haksız olan fukaralığının ne demek olduğunu gözleriyle gördü.

Halep, Türk ırkının temiz cevherinin parladığı memleketti.

Bu seyahatlerden dönen Âkif, artık memleketini  sadece haritadan tanıyan bir şair değildi. Doğusunu batısını ne var ne yoksa memleketini ayrıntısına kadar tanıyan bir şairdi artık o...

Bir de bu üç vilayete giden heyetin reisi Baytar Miralayı İbrahim Bey, Âkif' e iyi bir arkadaş oldu . Buradan şunu görüyoruz ki yaptığı seyahatlerin yanında orada beraber bulunduğu kişilerin seciyesine büyük oranda etkileri olmuştur.

Buna bir örnek olarak  din dolu evinin neticesi olan Mısır seyahatinden bahsedebiliriz.

Burada da Mısırlı Prens  Emir Abbas Halim'le dost olmuştur. Bu dostluktan bir imkân çıktı. On sene Mısır da oturma imkânı. Bunun yanında bir fırsat daha doğmuştu ona, memleketine daha kolay küsme imkânı. Bu Âkif 'in seciyesinde büyük bir tesir etkisi yaptı. Hiç ihtimal vermeyeceğiniz bir seyahat Avrupa seyahati. Bu seyahatini Berlin'e yapmıştır. Buraya gönderilmesinin sebebi bir din adamı olmasıdır. Almanya'da  itilaf orduları tarafından esir alınmış yüz bin Müslüman vardı. Onlara hakikâti söylemek için gitmişti. Âkif bu yolculuktan yedi şeyle döndü. Bir nükte, bir manzume, bir hayret, bir ıstırap ve üç mütalaa

Nükte şudur:

'Berlin'de ne var, ne oluyor?'dedim.

Âkif ''Ne olacağız'' dedi, ''Berlin'e gittim elçimiz Kur'an'a tefsir yazıyor; İstanbul'a geldim, Fatih'te hocalarımız siyaset tartışıyor. Ne olacağız artık anlarsın.'

Âkif 'in seciyesinin mihenk taşı olan en önemli unsur: Tabi ki de Kur'an-ı Kerim'dir.

Hayatta kendine en doğru rehberi seçen Âkif için Kur' an şairi diyebiliriz."dedi.

 

"Milli Mücadele Bir Dâvâ Adamı" başlığıyla Düzce'den katılan Ahmet Fatih Şentürk; Âkif'in, şiirleriyle destanlaşmış, kabına sığamamış bir dava adamı olduğunu ve Sezai Karakoç'un söylemiyle 'şiirle düşünmeyi' edebiyatımıza sokan tek şair olduğuna vurgu yaptı.

Karakoç şöyle devam etti Âkif'i anlatmaya:

                 "Bir toplumun hayatı nasıl bir nehre benzerse, belli bir dönemin toplumunu anlatan ve yansıtan Akif'in şiirlerini de bir nehre benzetmek mümkündür ve yerinde olur.

                1908'lerde hürriyet adı altında ne kadar kof bir hareket yapıldığını çığlık ve feryatlarla anlatır.

Sonra savaş yılları gelir. Artık toplum günlük yaşayışını bırakmış, destan çığırına girmiştir. İşte o zaman Âkif'in şiiri de birden destanlaşır ve safha safha Birinci Cihan Savaşı'nın ve İstiklâl Savaşı'nın destanı haline gelir.

                Çanakkale Destanı, Süleyman Nazif'e Cevap, Bülbül ve İstiklâl Marşı gibi şiirler; artık realizmin aşıldığı ve hayallerin bütün genişliğinin kullanıldığı bir destanın parçalarıdır. Çünkü millet hayatı destanlaşmış İstiklâl Savaşı'nın destanı yazılmaya başlanmıştır. Üstat Necip Fazıl'ın deyimiyle

'Dua dua eller karıncalanmış,

 Yıldızlar avuçta, gök parçalanmış..'

Âdeta tarih bu asil milletin kanıyla yeni baştan yazılıyordu. Tıpkı 15 Temmuz'da olduğu gibi, tıpkı bugün sınır ötesinde destan yazan Mehmetçiğimizin verdiği mücadele gibi…

Destan yazmak öyle kolay değildir, dâvâ adamlarına ihtiyaç vardır. Âkif dâvâ adamını  şöyle tarif eder:

'Budur cihanda en beğendiğim meslek; sözün odun olsun hakikât olsun tek'. diyerek özü sözü bir olan bir neslin hâyâlini kurar. Anadan, babadan ve candan geçecek nesli 'Âsım'ın Nesli' olarak nitelendirir ve mısralarında şöyle belirtir:

'Asım'ın nesli... diyordum ya... nesilmiş gerçek:
  İşte çiğnetmedi nâmusunu, çiğnetmeyecek…'

 

Ahmet Fatih Şentürk, Mehmet Âkif'in Millî Mücadele'deki rolüyle ilgili şöyle dedi:

"Akif'in milletimizin içinde bulunduğu zor durumu karşısındaki mücadelesi daha 1908'lerde başlıyor. Memuriyet yaptığı ve Edebiyat fakültesinde hoca olduğu yıllarda bir taraftan resmi görevini sürdürürken bir taraftan da İstanbul'un büyük camilerinde vaazlar veriyor, halkı içine düştükleri her türlü kötü halden kurtuluş konusunda irşada çalışıyordu. Sözüyle olduğu gibi kalemiyle de mücadele ediyordu Âkif… Yazıp yayımladığı her şiir, millet ve memleket meseleleriyle ilgiliydi.  Sıratı Müstakim dergisinin başyazarı oluşu da bu bağlamda bir başka önem arz etmektedir. Biraz daha geriye gidecek olursak Âkif'in başlangıçta müsbet bir hareket olarak gördüğü İttihat ve Terakki Cemiyeti'ne şartlı üyeliği ve Teşkilatı Mahsusa'ya girişi, Berlin ve Necid'e  görevli olarak gidişi, Âkif'in Anadolu'ya geçmeden evvel ki mücadelesinin önemli safhalarıdır. Fakat Âkif'in asıl mücadelesi Anadolu'da oldu. Çünkü İstanbul işgal edildiği için yapılacak pek bir şey kalmamıştı. 1.Dünya Savaş'ı sona ermiş, devlet olarak büyük kayıplara uğramış ve mütareke şartlarına zorlanmıştık. Yurdumuz dört bir yandan işgale başlanmıştı. Âkif'in yakın arkadaşlarından Eşref Edip'in ifadesiyle düşman istilası bütün zorbalığıyla  üstümüze çökmüştü. Hani şairimizin dediği gibi :

'Çehreler başka, lisanlar, deriler rengârenk;

Sâde bir hâdise var ortada: Vahşetler denk.

Kimi Hindû, kimi yamyam, kimi bilmem ne belâ...'

Halk bu durum karşısında ne yapacağını bilemez bir haldeydi. Ve en son yaşanan İzmir'in işgali hadisesi toplumsal umutsuzluğu daha da artırmıştı. Mehmet Akif ise bu olan bitenler karşısında gerek  I.Dünya Savaşı gerekse Milli Mücadelede asla ümitsizliğe düşmemiş,  ye'se kapılmamıştır. Belki Âkif zaman zaman çok sıkılmış, çok kederlenmiş, buhranlı dönemlerden geçmiştir. Bunu şiirinde milletine şöyle ifade etmiştir:

'Sâhipsiz olan memleketin batması haktır;

Sen sâhip olursan bu vatan batmayacaktır.

Feryâdı bırak, kendine gel, çünkü zaman dar...'  

diyerek milletin içinde bulunduğu makus  durumu dile getirmiş ve kurtuluşun  ancak Kur'ân'da olduğunu söylemiştir.

Hatta Bursa'nın Yunan kuvvetleri tarafından işgal edilmesi ve burada bir Yunan subayının Atamız Osman Gâzi'nin sandukasına ayağını koyarak 'Kalk koca Türk, senden ırkımın intikamını almaya geldim!' sözlerinden haberdar olunca Âkif kahrından bir gecede yazmış olduğu o meşhur  ''Bülbül'' şiirinde;

'Yetmez mi celâlinle göründüklerin artık

 Kurban olayım biz bu tecelliden usandık!...' diyerek isyan batağına düşmekten son anda kurtulmuştur. İşte Mehmet Akif'i bu olumsuzluklardan, bütün imkânsızlıklardan kurtaran yegâne şey onun imanı olmuştur.

'Ulusun! Korkma nasıl böyle bir imanı boğar

 Medeniyet dediğin tek dişi kalmış canavar?'  mısraları Âkif'teki bu sarsılmaz imanın tezahürü olarak dilinden dökülmüştür. Bu sarsılmaz iman onu ümitsizlik batağından kurtarmıştır. Çünkü bizim inancımızda ümitsizliğe asla yer yoktur. Hal böyleyken ve 1.TBMM de Burdur mebusuyken 'İslâm Şairi' sıfatıyla anılan Mehmet Âkif,  asla ümitsizliğe düşmemiştir."

Akif'i anlamanın aslında meseleyi anlamak olacağını söyleyen Şentürk;  "Son üç yüzyıllık süreçte bizi hep cambaza bak sözüyle asıl hedefimizden uzaklaştırdılar. Ama elhamdülillah bugün biz maddi manevi değerlerimizin daha da bilincindeyiz.  Onlara daha da sımsıkı sarılmış durumdayız.  Âkif'in uykularını kaçıran, bir cihan devletinin gözlerinin önünde çöküşü ve elinden bir şey gelmeyişidir. Şiirinde bu durumu şöyle izah eder bizlere:

'Aczimin  giryesidir bence bütün âsârım.

 Ağlarım, ağlatamam, hissederim, söyleyemem.

 Dili yok kalbimin ondan ne kadar bîzârım.'        

 Üzülme İslâm'ın büyük şairi. Ektiğin tohumlar bugün yeşerdi. Artık boynu bükük değiliz. Her alanda söz sahibi gençler ve liderler var bu ülkede. Sen rahat uyu, görev sırası bizde…" Diyerek sözlerini tamamladı.

 

Panele Ankara'dan katılan Aslıhan Balta da "Âsım'ın Nesli" başlığı altında şunları söyledi:

"Âsım'ın nesli diyordum ya nesilmiş gerçek

İşte çiğnetmedi nâmusunu çiğnetmeyecek.

Bu mısraları mutlaka duymuşuzdur. Bu mısradan yola çıkarak bize bizleri anlatıp, bu neslin farkına varalım istiyorum.

Gençlik, bir yaşam biçimidir. Aktif ve dinamik bir algılayıştır. Kendini tanımanın ve gerçekleştirmenin heyecanlı bir yarışıdır.

Mehmet Âkif, fikirlerini ortaya koyarken en büyük değeri gençliğe veriyordu. Çünkü gençlik sadece geleceği yaşayacak bir nesil değildir, aynı zamanda geçmişini de içinde yaşatacak olan en büyük kültür taşıyıcısıdır. Mehmet Âkif, gençlikte görmek istediklerini Safahat'ın altıncı bölümü olan 'Âsım' başlığı altında sunmuştur.

Âsım, diyalog halinde yazılan 2292 mısradan oluşan uzun bir şiirdir. Aruz vezninde Türkçenin zirvesi olarak bahsedilir. Karşılıklı konuşmalarla şiirin sınırlarını genişletmiş, hikâye ve fıkralarla zenginleştirmiştir. Şiirde dört kişi arasında geçen konuşmalara yer verilir. Bunlar Hocazade(Mehmet Âkif) , Köse İmam(Mehmet Âkif'in babasının talebelerinden Ali Şevki Hoca) , Âsım(Ali Şevki Hoca'nın oğlu) ve Emir(Âkif'in oğlu) dur.

Asım konuşmaya eserin sonuna doğru katılır. Hocazade yani (Mehmet Âkif) ona öğütler verirken Asım Hocazade'nin isteği doğrultusunda kendisine benzer arkadaşlarıyla pozitif bilimler öğrenimini görmek üzere Berlin'e gitmeye karar verir. Ve hikâye bu şekilde devam eder.

İkincisi ise bazı kaynaklara göre Asımın Nesli'nde ki bu ismin muhatabı özellikle bu ismin kullanılmasının tesadüf olmadığını anlatan Asım Bin Sabit'tir. Âsım bin Sabit, peygamber efendimizin arkadaşlarındandır. Güçlü ve yiğit bir savaşçı sahabedir.

Uhud savaşında Müslümanlar dağıldığında, Hz Peygamberin yanında kalmasından dolayı Hz. Muhammed'in okçusu olarak da anılır.

Âsım'ı kavramak için esere dönecek olursak;

Kitapta Savaş vurguncuları, köylülerin durumu, geçmişe bakış anlayışı, eğitim-öğretim, medrese, ırkçılık, batıcılık ve birinci dünya savaşını arka plana alır. Bizim için önemli olduğu kadar bütün dünya içinde önemli olan Çanakkale'de savaşan gençlik Akif'in esas konusudur. Yedi düvele karşı mücadele verilip, yılmayıp başarılmıştır.

Eserde geçen Ali Şevki Hoca'nın oğlu 'Âsım' sembolize edilerek bir nesil projesi haline getirilir.

Akif'in özlediği, yetiştiğini veya yetişeceğini umduğu hâyâl ettiği ve ruhunda canlandırdığı gençlik modelinin adıdır. Âsım'ın kelime anlamına da bakarsak günahtan ve haramdan çekinen demektir.

Âkif, Müslüman Türk gencinin yol göstericilik görevini Âsım etrafında yeni nesillere aktarır. O'nun asıl ideali ülkenin geleceğinde söz sahibi olacak ruhen ve fizikî olarak güçlü bir nesil yetiştirmektir. Âkif, eserde Çanakkale Savaşından önceki döneme karanlık bir tablo çizer. Bunun sebebi ise toplumsal ve aile içi bozukluklar, insanlardaki cahillik, eğitimin kalitesizliği, alimlerin durumu ve İslâm âleminin bozukluğu gibi şeylerdir. Âkif bunlardan yakınarak o zamanki ve geleceğini aydınlatan Âsım'ın Nesli'ni hâyâl eder. Ve bu sorunlar için bir arayış içerisindedir. Ona bu sorunları aşacak bir ümit lazımdır. Ona göre bu ümit iki şeyde gizlidir birincisi Kur-an, ikincisi ise ilimli bir genç nesildir."

İlimli bir gencin beden yapısı olarak sağlam ve gürbüz olması ve güreş, yüzme, atıcılık, binicilik sporlarını yapabilmesi gerektiğini; ruh yapısı olarak da şuurlu, imanlı, ahlâklı,  çalışkan, gayretli,  vatansever, ümitli ve azimli olması gerektiğinin altını çizen Aslıhan Balta, sözlerini şöyle tamamladı: "İşte Akif'in 'Âsım'ın Nesli' dediği nesil asla namusunu çiğnetmeyen, mücadeleci olup, savaş meydanında gösterdiği mücadeleyi ilim sahasında da gösteren, batılla, hurafeyle, mücadele edip batının ilmini, fennini alıp aynı anda da kendi değerlerine sımsıkı sarılmış bir nesildi. İşte bizler Mehmet Âkif Ersoy'un hâyâli olan Âsım'ın Nesli'yiz.

Biz gençlere düşen görev; ecdadımızdan kalan bu mirası yeniden canlandırmak, bu uğurda var güzcümüzle çalışmaktır.

Akif'i unutmak kendimizi, neslimizi unutmak demektir. Kendini unutan bir toplum, bir nesil tarihe veda etmiş demektir."

 

Panele Bolu'dan katılan son konuşmacı Ahmet Özdemir; "Bir milleti kendi mecrasında akan ve kendi kaynaklarıyla beslenen ve yine kendi sınırları içerisine dökülen bir nehre benzetebiliriz. Süreç içerisinde taşan kimi zaman kuruyan ya da geçtiği yerlerde mümbit bir coğrafya oluşturan bir nehir… fakat burada önemli olan nehrin aynı membadan yani kendilik göstererek bir orjinallik barındırmasıdır. Kök ve kaynak ayniyet göstermelidir. Bu ayniyet de bir sistem oluşturmalıdır. Bu nitelikli ayniyet milletin sürekliliğini sağlayan 'şuur' meydana getirmelidir. Tarih içerisinde gelişen bir milletin bir kaleye yaslanması gerekmektedir. Bu da ancak temeli müşterek bilinçle oluşan ve sağlamlaşan şahsiyet kalesi olacaktır. Nitekim bu kaleye yaslanmayan topluluk millet olmaktan uzaklaşacak ve rabıtasını sağlayamayacaktır.

Osmanlının son dönemleri  klasik dönemde olduğu gibi muttasıl bir ayniyet barındıramamış ve tarih şuurundan uzaklaşmış, bununla birlikte batı medeniyeti hegemonyasının tesiri altında kalarak tefrika belasına maruz kalmış ve millet bütün olmaktan uzaklaşıp parçalanmıştır.

İşte Akif bu devrede ortaya çıkmış ve parçalanmış bir milletin adeta çığlığı olmuştur. Zayıflayan, parçalanan muhteşem zaferlerinden sonra batıya ram olmuş mağlubiyetlere alıştırılmış bir ülkenin haklı sesi olarak meydanlardadır Akif.

Akif Batı karşısında tarih bilinci ve sorumluluğuyla hareket etmiş ve batı karşısında gerilemiş Müslümanların yepyeni bir düşünce ve eylemle tarihsel fonksiyonuna kavuşmasını amaçlamıştır. Bu meyanda Akif'in tarih şuuru sağlam bir temele dayanır. Bu temel başta İslam sonra da tarihe bağlılıktır. Dönemin İslamcıları gibi sadece Kur'an ve Sünnete dayanıp  tarihi birikimi yok sayan anlayıştan kaçınır. O konjonktürün etkisi ile yepyeni bir düşünce kotarmıştır; Dünyanın gittiği istikametten ayrı kalmadan tarihsel misyonu İslam milleti içerisinde tekrar uyandırmak. Bu bakımdan Safahat'ında da görüleceği gibi tarihî hakikatleri direkt kullanan Âkif, tarihsel pratik içerisinde de Müslümanların yapıp ettiklerini eleştirir. Âkif'in, Topçu'nun deyişiyle ruh yapısına sinen tarih ve mâzi telakkisi ve bu kavramlara karşı hissettiği sorumluluk duygusu Âkif'e  cemiyet içerisinde uyarıcı ve görev adamı misyonunu yüklemiştir. Âkif için tarih bir duraktır. Fakat bu durak geleceğin inşasında durulacak bir mekân değil, ibret alınacak bir vesikadır. Âkif'in tarihe bakışı, içinde bulunduğu toplumun geri kalmışlığından muzdarip oluşu ve geleceğe ümitle bakması onun batıyı nasıl gördüğüyle doğrudan ilgilidir. Âkif, kendisini ve toplumunu batı karşısında bir mağlup olarak görmez. Fakat galip olunmadığının da farkındadır. Âkif, batı medeniyetinin insanlık adına bir iyilik getirmediğinin de farkındadır. Nitekim batı medeniyeti İstiklâl Marşı'nda da belirttiği gibi canavarlaşan, milletleri medeniyet bataklığına sürükleyen bir konumdadır.

Tarihe ve topluma dair tüm eleştiriler ve bakış açıları bir medeniyet anlayışından beslenir. Bu Âkif'in şiirlerinde, konuşmalarında açıkça hissedilir. Âkif, batı ile hesaplaşırken aynı zamanda toplumun yarınlarına işaret etmekteydi.  Âkif'in bu yaklaşımı onu dönemin diğer aydınlarından ayıran çizgiyi oluşturmuştur.

Akif batı medeniyetinin getirdiği yenilikleri teknik gelişmeleri yadsımaz. Gerçekten de batı medeniyetinin güzel fikirleri vardır. Ama eyleme geçen güzel fikirler değil de çoğunlukla batının diğer yüzü olmuştur. Bu bağlamda Âkif, geleceğin batı medeniyeti ile karanlık bir hâle geleceğini düşünür ve tarihten ders alarak ilerisini İslâm milleti için aydınlık bir yola sevk etmek düşüncesindedir.

Akif'in Safahatında ve yaşantısında bize hissettirdiği ve kendisinin de tahayyül ettiği asıl mesele geçmişi çağdaşlaştırabilmektir. Teknik inkişafa kapı aralamak, belirli atılımlarla Müslümanların geçmişten bugüne ve gelecekte hak ettiği yeri almasını sağlamaktır. Âkif, reddiyeci bir yapıda değildir. O maziye bakarken bizlere Hz. Ömer ve Osman Bey'i bir bütün halinde sunar. Geçmişten örnekler vererek ama bunları mitleştirmeden geleceği inşa etmek amacındadır. Bu amacını da birinci derecede eğitim yoluyla yapılabilmesini öngörmektedir.

Akif için tarih geçmişle avunulacak bir alan değildir. Teselli olacak bir mahiyette değildir, gerçekle yüzleşmekten kaçınmanın bir limanı da asla olmamıştır. Ona göre tarih bize geleceği okumanın imkânını sunmaktadır. Tarih Akif için bir özlemi yansıtır. Özlem; İslâm milletinin yarınlarına ilişkindir. Sağlam bir temel ve güçlü bir gelecek..

Akif'in güçlü bir tarih bilinci vardır. Akif'in tarih okuması iyi anlaşılmadan, ondaki tarih bilinci fark edilmeden ne şiiri ne de düşünceleri anlaşılabilir. Nitekim şiirine yansıyan muhteşem özgüveni toprağına ve milletine duyduğu sevginin temelinde bu tarihi bilgi ve tarihi bilinç açık bir biçimde gözlemlenmektedir."dedi.

 

Mehmet Âkif Ersoy'un gelecek tasavvurunun anlaşılmasının ancak onun tarih anlayışının kavranmasıyla mümkün olabile ceğini söyleyen Ahmet Özdemir; "O, aydın ya da münevver dediğimiz kişilerin görmezden geldiği, ilgilenmediği tarafla alakadar olmuştur. Âkif'in tarih ve gelecek anlayışı, bu olgulara bakış açısı ilgilenilmeyen tarafla yani bir köprü olabilme vazifesiyle doğrudan alakalıdır. Geleceği tarihin ipine ve her ikisini de Allah'ın ipine bağlamayı düstur edinen bir düşünce adamıdır. Âkif; 'Allah'a dayan, say'a sarıl, hikmete ram ol

Varsa budur, bilmiyorum başka çıkar yol...' nasihati ile tarihten gelerek geleceğe ilişkin atılacak adımların ne olması gerektiğini aslında özetlemiştir. Âkif, genel kabul görecek bir görüşle gün gün ölen biri değil, saat saat doğan biridir."dedi.

 

 

 

 

 

Son Fotoğraflar

Tüm Fotoğraflar